Melih Şar yazdı: Selçuk'un sokaklarında iz bırakan seyyar esnaflar

...Gırtlağımda durup uzayan bu tadı 'eşi nadir bulunur.' denen cinstendi... Yudumladıkça 2.Spor Sokak'a gitme vaktinin yaklaşmaya başladığını hissediyordum.

Selçuk Yayın: 18 Ekim 2026 - Pazar - Güncelleme: 18.10.2026 22:18:00
Editör -
Okuma Süresi: 8 dk.
Google News
Melih Şar'ın kaleminden...

Tek başıma yürümeyi seviyorum. Sonra rastgele seçtiğim bir yerde dikilip ya da oturup etrafı gözetlemek de hoşuma gidiyor.
Öyle bir gündü. Ne uzun ne kısa sayılabilecek yürüyüşün sonunda soluklanmak için seçtiğim mekan, eski çay ocaklarını andıran bir kaç işletmenin bulunduğu sokağın başka bir sokakla kesiştiği yerdeydi.
Sipariş vermek için servis görevlisinin gelmesini beklerken ileride bir hareketlenme oldu. Kalabalığı ayrı yönlere yönelten bir koşturma olduğunu anlamak güç olmamıştı.
Adam ya birisinden kaçıyor ya da birisini kovalıyordu. Daha önce kalabalık arasında bu kadar hızla hareket eden birisini görmemiştim. Önümden geçtiği bir kaç saniye içinde yüzündeki kararlılığı anlamıştım. Kovalayanların elinden kurtulacak ya da kaçanları yakalayacaktı. Gözden kayboluncaya kadar takip ettim. Başaracaktı ve bunun için arkasından bunu dilememe ihtiyacı yoktu belli ki. Sonra aradan geçen bir kaç dakika içinde arkasından koşan olmayınca birilerinden kaçmadığını ya da arayı açarak kurtulduğunu düşündüm elbette.
Sonra gözüm, karşımdaki apartmandan, beklediği birisini görmeye ve bulunduğu yeri göstermeye çalışmadığını belli edercesine sağa sola boş boş bakınan kadına takılmıştı. Üçüncü kattaydı. İki dirseği ile dayanıp ellerini çenesine koyduğu korkuluktaki duruşunu bir süre izledim. Bu duruş, bakıp görmeyen insanlardaki boşluğun ta kendisiydi.
Derken sağ yanımdan bir kaç metre uzaklıktaki sokağın başında dikilmekte olan genç kadının haris çene ve dudak hareketleriyle ısırdığı dürümün içinde ne olduğunu merak etmeye ve midemdeki boşluğun giderek arttığını işaret eden guruldamayı susturmak için ne yesem diye düşünmeye başlamıştım. Ağzındaki lokmayı daha yutmadan koca bir ısırık daha alışını izlerken gözüme takılan ve ağır aksak adımlarla tekerlekli tezgahını iterek gelen yaşlı adamın ne sattığını bu mesafeden göremediğim için buna da meraklanmıştım şimdi. Yaklaştı. Pilav.
Hemen kalktım, tezgaha yaklaştım, bir kase aldım ve büyüklüğü çorba kaşığı ile tatlı kaşığı arasında olan plastik kaşığı pirinç tanelerinin arasına daldırdım. Dilimin üstündeki ve damağımdaki ilk buluşmayla birlikte arabanın yanından hemen uzaklaştım. Çok kötü bir tadı vardı, ekşimiş desem değil, acımtırak desem hiç değil, ama bozuk bir tattı ve çöp kutusu aranmaya başladım, bir elli metre kadar sonra buldum ve elindeki kaseden kurtuldum. Geriye dönüp, kalktığım yere yeniden oturdum. Dürüm yiyen kız ortalıkta yoktu. O iğrenç pilavı satan adam da yavaş adımlarla uzaklaşıyordu. Balkondaki kadın orada durmaya devam ediyordu.
Servis elemanı geldiğinde siparişimi verdim; soğuk kahve ile çilekli rulo pasta ve bir şişe su. Orada kırk beş dakika kadar oturup yiyip içtim, gelip geçeni izlemeye devam ettim. Çilekli pasta pilavı unutturacak kadar lezizdi. Balkondan bakınan kadının istikrarlı duruşuna hayran olmamak mümkün değildi, kalktığım sırada hala boş boş bakınmaya devam ediyordu. Pilavcı adam çoktan gözden kaybolmuştu. Dürüm yiyen kızı bir daha göreceğimi sanmıyordum.
Koşan adam şimdi neredeydi, ne yaşıyordu? Ya dürümcü kız? Pilavcı adam kimleri zehirliyordu? Balkondaki kadın hala orada mı? Baktım, değil.
...
Eve döndüm.
Viski şişesini aldım. Kadehe karar ölçüde boşalttım. Üstüne bir kaç damla buz gibi su, kaynatılıp soğutulmuş sudan. Daha ilk yudumda aldığım tat, gecenin uzun süreceğini söylüyordu. Gırtlağımda durup uzayan bu tadı 'eşi nadir bulunur.' denen cinstendi.
Yudumladıkça 2.Spor Sokak'a gitme vaktinin yaklaşmaya başladığını hissediyordum. Karamel, vanilya ve biraz is kokusu ile burnumda başlayan şöleni, dilimin altında devam ettirdikçe keyfim katlanıyordu. Normalde hızlı içmem ama bu gece yudumlar arasındaki mesafe kısaldı.
...
Her zamanki gibi sokağa girdiğim esnada karşılaştığım tanıdık yüzlerden birisi, yine o tanıdık sesiyle "dondurma kaymak" diye seslenip çocukları sokağa davet ediyordu. Koşar adıma yakın bir tempo ile tekerlekli arabanın başına gittim. Külahın kokusu hala burnumda. Çocukluk bu ya, iki kaşık beyaz dondurmayı bitmesin diye küçük küçük yalamaya başladım. Vallahi o zamanın çok bilindik hazır dondurma markası Memo'dan bin kat daha iyiydi Mustafa Kan abinin dondurması. Sahi, kışın mamül değişir "şam tatlısı" satardı aynı arabada. Hiç değişmeyen lezzeti, aynı tekerlekli ile "şam tatlısı şaaamm" diye seslenerek hala sokaklarda gezdirir. Ne emekçi ne gönül adamıdır.
Rahmetli Erdoğan Bayraktar abi de aynı sektörün abisi. Yazın dondurma kış aylarında şam tatlısı. Aynı iş, benzer tekerlekli araba. Rakip gibi görünüp rakip olmayan cinstendi onlar. Aynı sokaklarda aynı davetkar sesiyle gezinen Erdoğan abinin lezzeti de hiç mi hiç değişmemişti. Şimdilerde damadı Ali Konur Selçuk sokaklarını arşınlıyor onun adına. Tadı aynı tat mı bilmem ama bir geleneğin sürdürülüyor olması bugünün yapmacıklıkları arasında manalı oluyor.
Hafızamın sokağımda gezdirdiği seyyar dükkanların peşine takılmanın tam zamanıydı. Çarşı merkezine geldiğimde Rahmi amcaya (Çekilmez) rast geldim. Çerezci. Sattıklarından en çok kabak çekirdeğini severdim. Tonton ötesi kilosu, sevimli duruşuna sevimlilik katar, açık mı kapalı mı olduğunu anlayamadığım gözleri kadar, göğsünün üstünde çevirip çevirip bağladığı naylon torbaya gösterdiği ihtimam hiç unutulmaz.
Şimdilerde ondan aldığı bayrağı, çarşıda yeğeni çerezci Ramo abi gezdirir. Ramazan Çekilmez. Eskiden yürüyen dükkanı üstünde taze fındık sattığını da bilirim, çağla badem de. Onun fıstığının lezzeti başkadır bende. Yıllardır kaybetmediği duruşuna hayran olmanın ötesinde ayrı bir övgüyü hak eder Ramo abi.
Ekrem Dağlı. Kokoreççi Eko abi. Döndüre döndüre, akıta akıta, kokuta kokuta. Sokaklara kimyon kokusunu basa basa. Tekerlekli dükkan sahibi abilerden o da. Kokoreçi ilk ondan tattımdı.
Sümbül abla. Soyismi Geldi. Onu seyyar dükkan sahiplerinin en tepesine koyuyorum. Ayaklı anonim şirket. Ticaret Kanunu'ndakinden değil. Sattıklarından. Dört tekerlekli sektör mucidi güzel ablam. Kah süpürge, kah balon, kah oyuncak, kah çiçek, kah rüzgar gülü, kah.... Hayattan bu kadar vazgeçmeyen, bu kadar kendisiyle barışık, bu kadar güler yüzlü, bir o kadar Roman. Onu gördüğümde enerjisinden feyz almadan geçmediğim...
...
Hatıralarımı durdurup ana geri döndüm. Etraf silikleşmiş. Kadeh kadeh değil ama hızlı hızlı yuvarlayınca sonucun böyle olacağı belliydi. Yüzümü yıkamak için banyoya gittim. Aynadaki gözümün içine baktım. Bana.
Şu sırada bana flu görünen ama anlaşılır alın çizgilerimle kısa bir süre dertleştik, gözaltı torbalarımla beyazlamış saçlarıma baktık. Gülüştük.
Ayna hayır diye bakarken,; ben, içimdeki ben sayesinde çoktan evet dünyasında neşeli bir vaziyete geçmiştim. Fotoğraflar rengarenk, şarkılar şen şakrak, sözler sevgi dolu, viski sarhoş olmuş.
Yaşamak güzel.
Son söz yine hemşehrim ağlayan filozoftan:
"Aynı dünyada uyuyanlar başkadır, uyanmış olanlar başka. "
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.